9 Eylül 2011 Cuma

HAYATINIZ SEÇTİĞİNİZ KADINDIR / Ahmet Altan



Ahmet Altan'ın aşağıdaki makalesini çok sevdiğim için burada da yer vermek istedim.
Sevgilerimle, Güngör...

Bir erkeğin düşünsel yeteneği, estetik birikimleri ne olursa olsun, hayatta durdugu kat, içine doğduğu kattır, tanıdığı ilk kadının, annesinin onu bıraktıgı kat.

Giyim zevkinin bulunmadığı bir bahçede doğduysanız, giyim zevkinin gelişmiş olduğu bir bahçeye sizi ancak bir kadın götürür.

Sofralarının inceliklerle donatılmadığı bir katta doğduysanız, incelikli sofraların bulunduğu kata sizi götürecek olan da bir kadındır.

Birlikte olduğunuz kadın degiştiğinde, değişen yalnızca bir kadın değildir, hayatın neredeyse bütünü degişir, bir başka kata, bir baska bahçeye geçersiniz, orada hersey farklıdır.

Dinlediğiniz müzik, okudugunuz kitap, yediğiniz yemek, gittiğiniz yerler, buluştuğunuz arkadaşlar, hatta taktığınız kravat bile değişir.

Bir erkeği hayatın içinde kadınlar gezdirir, hayatın katları arasında kadınlar dolastırır.

Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz,
bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz,
esprili bir kadına rastlarsanız espriniz,
zeki bir kadına rastlarsaniz zekânız gelişir;
yeni huysuzluklar, kaprisler, kavga nedenleri, acılar da öğrenirsiniz.

Hayat, kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi kat kattır; Babil'in asma bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir. " Bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür.
Ve, bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat, yanınızdaki kadınin terası, manzarası, hayatıdır; hayatın hangi katında durdugunuzu, yanınızdaki kadının durduğu kat belirler.

Hayatınız, seçtiğiniz kadındır.
Bir kadın değil bir hayat seçersiniz çünkü.
AHMET ALTAN

7 Eylül 2011 Çarşamba

CEHALET MUTLULUKTUR

Dönüp dolaşıp büyüklerimizin lafına geldiğimiz için, onlar bizden cahildi diyemiyorum.
Belki tecrübeleri sayesinde öngörüleri de gelişmiş olabilir.
Ama bildiğim bir şey varsa, o da cehaletin mutluluk olduğu ve eskilerin bizden daha mutlu olduğu.
Teknoloji icat oldu, huzurumuz bozuldu valla.

Önceden annem, anneannem taşıma suyla çamaşır, bulaşık yıkar temizlik yaparlarmış ama yorulmak nedir bilmezlermiş. Şimdi her şey bir düğmeye bakıyor ama buna rağmen çok yoruldum cümlesini daha çok kullanır olduk.

Şu televizyonlar yok mu televizyonlar…
Hani LCD'si ayrı güzel, Plazması ayrı güzel, evlerimizden sohbeti kaldıran, bizi çoğu zaman farklı dünyalara heveslendiren, özellikle son yıllarda reyting uğruna yapılıp gençlerimizi kabadayılığa, kızlarımızı lolitalığa heveslendiren programları gözümüze sokan, evimizin baş tacı televizyonlarımız. Onlarsız bir hayat düşünmek artık mümkün değil elbette.

Ama yüzyılın buluşu bilgisayarlarımız var ya, asıl efsane onlar olacak bence. Bir daha ki yüzyılda insanoğlu Dünyadan Mars’a, XY'lere misafirliğe gittiğinde :), babamın gençliğinde bilgisayar denen bir şey varmış, bizim G8 kutularının daha az gelişmiş olanı yani, eşler onu kullanarak chat denen bir şeyle birbirlerini aldatıyorlarmış diyecek.

Gerçi 100 yıl sonraya gitmeden önce bugüne bakmalıyız belki de.
Önceden bir hastalığımız mı var. Semtin doktoruna gidilirdi, doktor ne ilaç verdiyse kullanılır ve iyileşilirdi.
Şimdi öyle değil. Önce netten kendimizce en iyi doktoru buluyoruz, sonra verdiği ilacı alıyoruz, sonra ilacın içeriğini nette araştırıyoruz, sonra yoo bu ilaç bana göre değil deyip ikinci bir doktora daha gidiyoruz.
Sonra ikinci doktorun verdiği ilacı da nette araştırıp, çok fazla içimize sinmese de birini kullanmaya başlıyoruz. Tabii bu arada gerginliğe dayalı baş ağrımızın netten öğrendiklerimiz sayesinde, beynimizde ur olabileceğine kadar her türlü ihtimale kendimizi inandırıyor, üstüne bir de çağın gözde hastalığı panik atağa yakalanıyoruz.

Herkesin evinin önünde arabası var artık ( aman ne güzel! ).
Önceden eşi doğum yapacak olan adam gece yolda bir taksi bulmaya zorlanırmış.
Artık bu sorun çözüldü çok güzel. Şimdi kendi arabası var ama trafik yoğunluğundan eşini hastahaneye yetiştirebilmesi mucize.

Randevulaşıp bir yerde buluşacağız diyelim, Kadıköy de örneğin.
Önceden herkes saatini aksatmadan 12:00'da Kadıköy'de Boğa'nın önünde olurdu. Şimdi birinin diğerini bekletmeden buluşma noktasına saatinde gelmesi mümkün değil. Hepimizin cep telefonu da var ama haberleşemiyoruz bir türlü.

Tabii ki, hadi telefonları çöpe atalım, televizyonlara çiçek dikelim demiyorum.
Ama bu kadar bağımlı olmaya da gerek yol herhalde.

Akşam için planlarını televizyon programlarına göre yapan,
aile içinde iki çift laf etmeden akşam yemeğinden sonra internetin dipsiz kuyusuna düşen ( ki doğru kullanıldığı sürece çağın en iyi buluşu olduğunu kabul ediyorum tabiki),
hayatı yaşadıklarını sanarken aslında ıskalayan,
teknolojinin kölesi olmuş, o kadar çok insan tanıyorum ki.

Çok şey bilmek, öğrenmek, çok mutluluk getiremeyebiliyor. Hatta asıl büyük hayal kırıklıklarını bilmişliğimiz yüzünden vaktinden önce sevinerek, yada büyük pişmanlıkları vaktinden önce üzülerek yaşayabiliyoruz.

Çağın nimetlerini görmezden gelmek tabi ki mümkün değil ama,
biraz cahil olsaydık daha mutlu daha doyumlu olmazmıydık sizce de?
Ne biliyim aklıma geldi sordum işte :)

Sevgilerimle.
Güngör Ekinci

6 Eylül 2011 Salı

HAYALLERİNİZDEN ASLA VAZGEÇMEYİN



Kalpten, çok içten bir şey dilediğimizde ya da istediğimizde,
Allah bunu mutlaka duyar, ve ismimizin yanına not edermiş.

Yani mesela " Ayşe'ye bir ev" gibi.

Sonra, karamsarlıklarla, isyanlarla dolduğumuz bir gün,
kahredip "hadi canım, nerden olacak, olamaz" dersek de,
Allah sesimizi yine duyar ve ismimizin yanına yeni bir not düşermiş:

" Ayşe vazgeçti"

Hayallerinizden Ne Olursa Olursa Asla Vazgeçmeyin...

FIKRA - Sevgili Güzin Abla :)

Sevgili Güzin abla,
ben 17 yaşında bir kızım, internette kendime yeni
bir erkek arkadaş buldum. Onu seviyorum. O da beni seviyor.
Seni ailemle tanıştırayım dedi. Buna çok sevindim. Beni evlerine
davet etti. Ailesiyle tanışacaktım.

Evlerine gittik ama evde kimse yoktu. Bana birazdan gelirler dedi.
Onların gelmesini beklerken "birer kola içelim" dedi.
Bende "olur" dedim.

Odasından getirdiği kolaları bitirdikten sonra
erkek arkadaşım birden bire uyumaya başladı.

Güzin abla sence erkek arkadaşım hastalandı mı?

GÜZİN ABLA'NIN CEVABI:
Kızım seni anan Kadir gecesi doğurmuş...:))

DÜŞÜNDÜRÜCÜ

Başkalarına karşı iyi olunuz, ÇÜNKÜ . . .

Başkalarına karşı iyi olunuz,
ÇÜNKÜ . . .
Zaman herşeyi değistirebilir!!!


5 Eylül 2011 Pazartesi

Beyoğlu Sahaf Festivali



Bu yıl beşincisi düzenlenecek olan Beyoğlu Sahaf Festivali,
6-18 Eylül 2011 tarihleri arasında Beyoğlu'ndaki eski Tüyap,
şimdiki TRT binası önündeki alanda gerçekleştirilecekmiş.

Festivale bu yıl Ankara'dan da sahaflar katılacak olup,
Kadıköy, Moda, Sarıyer, Ortaköy, Beyazıt, Şişli ve Beyoğlu başta olmak üzere İstanbul’un birçok ilçesinden ve semtinden toplam 69 sahaf katılacakmış.

Çok sayıda eski ve nadir bulunan kitapların satışa sunulacağı festivale, katılımın yoğun olacağı bekleniyormuş.

Kadıköy’deki sahafları dolaşmak çok hoşuma gidiyor fakat, daha önceki sahaf festivallerine katılamamıştım. Ama bu yılkini kaçırmamakda kararlıyım.

Beni festivalden sevgili blogger arkadaşım Selma hanım haberdar etti sağolsun.

Eğer sizde benim gibi kitap standlarında dolaşmayı ve kitap kokusunu seviyorsanız, belki gitmek isteyebilirsiniz diye düşündüm.

Gidecek olan herkese şimdiden keyifli bir gün diliyorum.

Yüreğinizde sevgi,
Başucunuzda mutlaka bir kitap olsun.

Sevgilerimle,
Güngör Ekinci

4 Eylül 2011 Pazar

CANIMIN İÇİ



Al Bu Yüreğim Al Senin Olsun
Sensiz Taşıyamam Canımın İçi
Sende Doğdu Bu Can Sende Son Bulsun
Sensiz Yaşayamam Canımın İçi

Şu Garip Gönlümün Muradı Sensin
Divane Gezdiğim Sebebim Sensin
Dört Mevsim Yeşeren Can Dalım Sensin
Sensiz Tutunamam Canımın İçi

Sen Gözümün Nuru Sen Yürek Sızım
Sen Alın Yazım Canımın İçi

Gülüm Bu Sevdaya Düştüm Düşeli
Dermanım Bilmişim Senin Derdini
Yüreğim Aşkını Sılası Bildim
Sensiz Barınamam Canımın İçi


BU HARİKA TÜRKÜYÜ BURAYI TIKLAYARAK DİNLEYEBİLİR SİNİZ.

Söz: Süreyya Okçu- Kıvırcık Ali
Müzik: Kıvırcık Ali
(Değerli sanatçı Kıvırcık Ali'yi de buradan rahmetle anıyorum).


2 Eylül 2011 Cuma

SENİNLE YAŞLANMAK İSTİYORUM (canımın içi)



Seneler Geçsin,
Sen Beni bil, ben seni bileyim istiyorum.

Benim olduğun kadar dostlarının,
Dostlarının olduğun kadar benim ol istiyorum.

Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.
Yaşayalım ki,Öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı.

Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız.
Sen çok dertlenip,içip arkadaşlarınla,
eve gelmelisin.

Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız.
Öyle ki,yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.

Yaşayalım ki,paramız olunca sevinelim.
Güzel günlerimizi,evimizde,
bir şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız.

Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek….
Böylece yaşamalıyız işte.

Sonra çocuklarımız olmalı,
Düşünsene senin ve benim olan bir canlı.

Geceleri ağladıkça sırasıyla susturmalıyız.
Sen arada mızıkçılık yapmalısın.
Ve ben söylenerek sıranı almalıyım.

Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım,
Söylenerek yumurta kırmalısın.

Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.
Zaman su gibi akıp giderken,
Herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı.

Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden.
Mutluda olsa,Kötüde olsa,
Yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı.

Saçlara düşünce yada gidince aklar,
Çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehirden.

Kavgasız,
Her sabah cinayetle uyanılmayan,
Sessiz bir yere gitmeliyiz.

Geceleri balkonda denizi seyredip,
Sandalyelerimizde sallanmalıyız.

Eve gelip benden kahve istemelisin.
Çocuklar gelmeli ziyaretimize,

Geçmişteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız.
Öyle sevmelisin ki beni,Bu yazdıklarım korkutmamalı seni,
Tebessümler açtırmalı yüzünde.

Birgün bu hayatı bırakıp giderken,
Sadece mutluluk olmalı yüzümüzde

Birbirimiz sevmenin gururu olmalı “HERŞEYDE”…..

CAN YÜCEL…

29 Ağustos 2011 Pazartesi

RAMAZAN BAYRAMIMIZ MÜBAREK OLSUN




" Üşüyorum, susadım, uykum var " dı derken, onbir ayın sultanı Ramazan-ı şerifinde son gününe geldik. Allah orucumuzu, diğer ibadetlerimizi, yapmaya çalıştığımız hayırlarımızı kabul etsin. Yarın Allahın izni ile bayramı karşılayacağız. Tüm dualarınızın kabul olduğu bir bayram sabahına uyanmanızı diliyorum.

Sabah bir uyansanız ki, ev baklavasının şerbeti siz kalkmadan dökülmüş olsun.
Daha tatlı şerbetini çekmemiş ama olsun, siz genzinizi yaka yaka atın ağzınıza bir tane aceleniz var çünkü.

Evet aceleniz var, neden mi ?

Çünkü sevgili okuyucum;
Eğer erkekseniz bayram namazına yetişeceksiniz, bayansanız eşiniz, ya da babanız, ya da kardeşiniz, ya da oğlunuz, ya da hepsi birden bayram namazından gelmek üzereler, onlar gelmeden sizin de benim gibi kahvaltı sofrasını hazırlamanız gerekiyor.

Tamamdır, artık sofra hazır.
Oooohhh börek de mis gibi kokuyor valla. Çayın altını yarıma kısın yavaş yavaş demlensin.

Kolonya ve şeker hazır mı? Çocuklar şimdi kapıyı çalmaya başlar.

Heh, bizimkiler de geldi, hadi artık sofraya.

" YURDUM İÇİN KAHVALTI VAKTİ " Afiyet olsun Türkiye...

Annem ilk kez bir bayram evde değil. Bu bayramı teyzemle birlikde Rize’de nenemin yanında geçirecek. Babam ve annem ailenin büyüklerinden oldukları için bizim bayram misafirimiz çok olur. Yeğenler, kuzenler, ahbablar, komşular, dolup taşar evimiz.

Biz de hiç " nerde eski bayramlar" nostaljisi olmaz. Dejenere olmamış bir aileye sahibim çünkü. Büyük büyüklüğünü, küçük küçüklüğünü bilir. Küçük büyükle tokalaşmaz el öper. Gelen bütün misafirlere kolonya, şeker tutulur, tatlı ve içecek ikram edilir. Minik misafirlerimize de mendilleri hediye edilir. Şehir dışındaki büyüklere telefon açılır, bayramları kutlanır, hayır duaları alınır.

Ya sizde, sizler de bayramlar nasıl geçer ?
Dilerim umduğunuzdan da güzel geçer...

Hepinizin mübarek ramazan bayramını en içten dileklerimle kutluyor, tüm dünyaya barışın, dostluğun, anlayışın, hoşgörünün, bereketin hakim olduğu, savaşların, açlığın, felaketlerin olmadığı, sağlıklı, huzurlu, mutlu nice nice bayramlar diliyorum.

Sevgilerimle,
Güngör Ekinci

25 Ağustos 2011 Perşembe

Hediye Kitabım Geldi



Blog sahibi olduğum için kendimi çok şanslı kabul ediyorum.
Çünkü çağımızda pek çok insan yanındakinin yüreğine dokunamazken,
biz bloglarımız sayesinde hiç tanımadığımız, görmediğimiz yüreklere dokunma imkanı buluyoruz.

Bazen de bloggerlar olarak bloglarımıza biraz renk, biraz eğlence katmak,
sevgimizi ve mutluluğumuzu paylaşmak için de kendi çapımızda hoşluklar yaratırız.

İşte en son hoşluğu da blogger arkadaşımız Buğday Tanesi sayesinde yaşadık.
Sevgili Buğday kitap etkinliği başlattı. Katılmak isteyenler, ben de dahil arkadaşımıza mail ile bilgi verip adreslerimizi bildirdik. Kuralar çekildi. Çekiliş sonunda sevgili Buğday, hepimize kime kitap göndereceksek onun adresini mail ile bildirdi.

Bana sevgili blogger arkadaşım Baykuş Gözüyle çıktı.
Ben de sevgili Fadiş’in bloğu Her Telden’e çıkmışım.

Bugün yorgun argın eve geldiğim sırada, daha merdivendeyken, yeğenim Emirhan, hala kitap arabası sana kitap getirdi dedi. Anladım ki kitap arabası derken kargo firmasının hediye kitabımı getirdiğini söylemeye çalışıyor.

Benim alınacak kitaplar listem vardır. Duyduğum, beğendiğim kitapları unutmamak için not ederim ve kitap alacağım zaman bu listeden yola çıkarım.





Hediye almayı, hediye vermeyi, hediye paketi açmayı çok severim.
Kargo poşetinden çıkardıkdan sonra özenle açtım, özenle sarıldığı çok belli olan paketimi.

Ve gözlerime inanamadım.
Çünkü alınacak kitaplar listemde ilk sırada yer alan kitap, ilk sayfasına şık bir el yazısı ile yazılmış olan kısa ve öz mesajı ile şuan da elimdeydi.

Mesnevi- Tam Metin
Mevlana Celaleddin Rumi


Sevgili Her Telden,
Beni hiç tanımadığınız halde tam bir nokta atışı yapmışsınız.
Almış olmakdan çok mutlu olduğum hediye kitabımı, emin olun çok büyük bir keyifle okuyacağım. Çok teşekkür ediyor, sevgilerimi gönderiyorum.

İçtenlikle Güngör,

Kitapyurdu.com sitesindeki kitap tanıtımı için yazılanlar;

...Bu kitap gerçeğe ulaşmanın ve bilgiyle bütünleşmenin sırlarını keşifte, dinin usulünün, usulünün usülü yani din esaslarının esaslarıdır.... Bu kitap; içinde çeşit çeşit dallar, su gözleri olan cennetler cennetidir. Derinliklerinde akan bir su gözdesi, manevi makamlara tükselen yolun başlangıcında bulunan yolcular için cennetteki selsebil çeşmesi gibidir....Gerçekten bu kitap göğüslerin şifası, hüzünlerin cilası, Kur'an-ı Azimü'ş-şan keşşafı, rızkların genişliği, ahlakın iyiliğidir.

23 Ağustos 2011 Salı

BÜYÜK USTADAN MUHTEŞEM BİR YAZI DAHA...



Bedenin yükünü ayaklar taşır,
ruhun yükünü yürekler.


Bütün ağırlığınızı ve yorgunluğunuzu kaldıran ayaklarınız için,
rahatlığı ve şıklığı bir arada barındıran ayakkabıyı seçersiniz.

İçinizin acılarını, sıkıntılarını, kırgınlıklarını ve
hayallerini yüklenen yüreğiniz için de huzur verici
ve "güzel" bir aşk ararsınız.

Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir...

Bazıları çamur yağmur, toz toprak kar buz gibi her türlü
"kötü hava" koşullarına dayanıklıdır.

Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda çabucak
yamrulur ilk yağmurlu havada "altı açılır" veya
güzel havalarda bile "iki günde bozulup" gider.

Aşkları da ayakkabılar kadar "itinayla" seçmezseniz,
tıpkı ayağınızda olduğu gibi yüreğinizde NASIR oluşabilir.

Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz
için "zamanla açılır" diyen satıcıya inanarak alırsanız,
zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" başlar.

Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel beğeniye
Kapılıp "zamanla düzelir"diyenlere kanarsanız,
yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların "çarpıldığını"
görebilirsiniz.

Aşık olabileceğiniz insan türü, tıpkı ayakkabılar kadar
değişik stillerde, farklı kalitelerde ve sayısız "renktedir"....

Aşkı bir çeşit serüven olarak "spor" gibi yaşayanlar,
aynen "spor ayakkabı" gibi dikkat çekici ve rahat kişileri
bulurlar.

Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler
"klasik ayakkabı" gibi muhafazakar çizgiler taşıyanlara
tutulurlar.

Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve
eğlence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır.

Bez' ayakkabılar gibi kısa ömürlü "tatil aşkları" ise
hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur.

"Marka"ayakkabı alır gibi, sevgilinin kariyerine ve maddi
durumuna "tutulan" aşıklar görürsünüz.

Katı plastikten "yağmur çizmesi" edinir gibi mantık
süzgecinden geçirip "işe yarar" biçimde yaşamak
isteyenleri de bilirsiniz.

Ayrıca ne tuhaf ki, psikolojik testlerde "zaafı" olup
evine sayısız çeşitte ayakkabılar yığan insanların
aynı zamanda "değişik" türde aşklara da zaafı olduğu
söylenir.

Evet, aşk "ayakkabıdır"
Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp "hor" kullandığınız zaman kolayca
eskittiğiniz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp
özen göstermediğiniz zaman kısa surede "eskitirsiniz".

Ve nasıl ki "delik" bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde
Yalnızca "bir miktar" ömrünü uzatmış olursanız;
"delik" bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da
"asla eskisi gibi olmayacaktır"!
CAN YÜCEL

20 Ağustos 2011 Cumartesi

FARK ETMELİ İNSAN



Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen.
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir
metrekarelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi
olduğunu fark etmeli.

Henüz bebekken "Dünya benim!" dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı
olduğunu, ölürken de aynı avuçların "Herşeyi bırakıp gidiyorum işte!"
dercesine apaçık kaldığını fark etmeli.

Ve kefenin cebi olmadığını fark etmeli. Baskın yeteneğini fark etmeli sonra.
Azrailin her an süpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini
fark etmeli insan.

Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte ama kendisinin güzel
hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.
Yaratılmışların en güzeli olduğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı.

Gülün hemen dibindeki dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.
Evinde kedi, köpek beslediği halde çocuk sahibi olmaktan korkmanın
mantıksızlığını fark etmeli.

Eşine "seni çok seviyorum!" demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü
fark etmeli.

Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka
sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark
etmeli.

Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek
kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.

Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını ve aşırı
beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli, fark etmeliyiz çok geç
olmadan.

Ömür dediğin üç gündür,
dün geldi geçti,
yarın meçhuldür...

O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür...
Can Yücel