27 Ocak 2011 Perşembe

Neyzen Tevfik'ten



Yaşam üzerine fazla geldiği zaman onu zorlama,
Biraz duraksa...

Neler olup bittiğine anlam verme !
Mutlaka yanlış bir şey oldu..

Düşüncelerin ile dileklerin aynı orantıda değildi,
Ve varlığın ile buluşamadı...

Sorun yok, sadece bekle..

Güneş doğacaktır.
Rüzgar esecek ve yağmur yağacaktır.
Zorlamaya gerek yoktur,

olması gereken kendiliğinden olur !

İzlemeye devam et..

Şahitlik güzeldir, hem olayın dışındasındır hem de içinde.
Zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur..

Hayat üçbuçukla dört arasındadır.
Ya üçbuçuk atarsın, ya da dört dörtlük yaşarsın.......

25 Ocak 2011 Salı

Bugün MISIR UNLU KEK yaptım, işte tarifi



Malzemeler:
3 Yumurta
1 Su Bardağı Toz Şeker
1,5 Su Bardağı Mısır Unu
1 Su Bardağı Sıvıyağ
1 Su Bardağı Süt
1,5 Su Bardağı Un
1 Çay Bardağı Kuru Üzüm
1 Paket Kabartma tozu
2 Paket Vanilya

Hazırlanışı:
Yumurta ve şeker derin bir kapta çırpılır.
Sonra sıvı malzemeler ilave edilerek karıştırılır.
Arkasından kuru malzemeler ilave edilip karıştırılmaya devam edilir.
Evde kuş üzümü olduğu için ben kuş üzümü koydum ama siz isterseniz fındık
ya da cevizde ekleyebilirsiniz.
Karışım, yağlanmış kalıba alınıp önceden ısıtılmış 170 dereceli fırında
kızarana kadar pişirilir.
Soğudukdan ya da ılındıktan sonra servise hazırdır.
Çok beğebeceğimize eminim, şimdiden afiyet olsun.

Sevgilerimle.

23 Ocak 2011 Pazar

ÇOCUKLAR NE İSTER?






Başlık ilginç geldi değil mi?
Çünkü bu soru genellikle kadınlar ne ister, ya da erkekler ne ister şeklinde çıkar karşımıza.

Cumartesi günü bir kez daha yaşayarak öğrendim ki, çocuklar gördükleri her şeyi istiyormuş.
Hem de ne kadar çok verirsen o kadar çok istiyormuş.

Bir çoğunuzun bildiği gibi Ecrin ve Emirhan adında iki yeğenim var. Dün Emirhan’ımla birlikde Kadıköye gittik. Aslında, önce tiyatroya gidip çocuk oyunu izleriz, sonrada kitapevinden birkaç kitap alır, biraz dolaşır eve döneriz diye düşünmüştüm.

Ama tiyatro salonuna gittiğimizde, biletlerin tükenmiş olduğunu öğrendik ne yazık ki. Hemen planlarımızda değişiklik yaptık.

Sonra ben Emirhan’a önce ne yapmak istersin diye sorma gafletinde bulundum. Daha 1,5 saat önce kahvaltı yapıp evden çıkmıştık. Ama bizimki acıkmış. Tamam dedim, hadi önce bir şeyler atıştıralım o zaman. Gittiğimiz yerde çocukların severek yiyeyebileceği onca güzel şey varken, gitti içi envai çeşit doldurulmuş boyu kadar sandviçi seçti. Daha sandviçi bitmemişti ki buradan oyuncakcıya gidelim dedi.

Çıktık, ikinci istikametimiz oyuncak mağazası.

Oyuncak firmalarının yaratıcılıklarına da hayranım doğrusu; Kardeşim, mesela tamirci paketi mi hazırlıyorsunuz, penseyide vidayıda aynı kutuya koysanız ne olur acaba? Hepsine ayrı ayrı mı para ödeyeceğiz yani? Çocuk zaten ne görürse istiyor. Çocukla birlikde alışverişe kim çıktıysa yandı valla. İnanın abartmıyorum, bazı oyuncaklara asgari ücret kadar fiyat biçilmiş. Neyseki Emirhan’ı ikimizi de memnun edecek bir oyuncağı alması konusunda ikna edebildim, sonrada arkama bile bakmadan mağazadan çıktım.

Peki çocuklar başka ne ister?

Üçüncü istikametimiz WC, tabii eğer bulabilirsek. (Buda ayrı bir sorun ama ayrıntısına girmiycem.)

-Hadi halasının kuzusu, şimdi kitapevine gidelim?
- Yaaaa, ıııııı, olmaz.
- Niye olmaz?
- Önce TİRENVARA binelim
-?? O ne??
-Hani demin geçti ya, hani kırmızı rengi vardı ya, ona binelim.

Anladımki tramvaya binmek istiyor. Ama öyle bir anlatışı varki, sanki lunaparkda çarpışan arabaya binmek istiyor sanırsınız. Hadi binelim dedik ama gelen tramvayın rengi yeşil. Yok, illede kırmızı olacak.

Zar zor ikna ettim, pek memnun olmasada yeşil tramvaya bindik. Aklımca iki durak gider ineriz diye düşünmüştüm. Ah Güngör ah, sen kimle dans ediyorsun. Kadıköyü tavaf ettik, bindiğimiz durakda indik nihayet.

-Hadi halasının canı, kitapevine gidelim.
-Olmaz, önce pasta yiyelim.
- Pastayı eve dönerken yeriz, hadi ben senin isteğini yaptım, sen de benim isteğimi yap.

Şimdi de, bacaklarım ağırıyor demeye başladı. Resmen ayakları geri geri gidiyor çocuğun. Utanmasa beni kucağına al diyecek. Ne oluyor dedim. Pastayı şurda yiycez tamam mı dedi. Baktım, Simit Sarayının ikinci katındaki açık bölümü gösteriyor. Kısa bir pazarlıkdan sonra anlaştık.

Yeni durağımız, tek başıma gittiğimde iki saatten önce çıkamadığım Nezih Kitapevi.

Neyseki umduğum gibi olmadı. Sevdi kitapevini.
-Buuu benim ossun, buuu arkadaşımın ossun, buuu öğrtmenimin ossun.

Yaşına göre gayet de güzel kitaplar seçti maşallah. Benim de aldığım birkaç şeyden sonra kasaya yaklaştık.
Baktım çekiştiriyor beni; Güngöv havacım,Güngöv havacım kulağına bişey söyleyebilir miyim?
-Söyle bakalım.
-Burdan gidince pasta yiycekmiyiz?
- Ay sen balsın ya, lokumsun, sen de benim pastamsın.

Yorgun yorgun çıktık Simit Sarayının ikinci katının merdivenlerini. Benim elimde poşetler ve tepsi olduğu için yavaş hareket ediyorum. Koşa koşa gitti oturdu istediği masaya. Pasta yenildi, portakal suyu içildi ama kalkmıyoruz hala. Neden mi?

Çünkü önce kırmızı tramvayın geçmesini, hatta gözden kaybolmasını bekleyeceğiz de ondan. Ama şans bu ya yine yeşil tramvay geçdi iyi mi :-)




Objektife bir kez daha bakış atıyor yakışıklım ve ilerliyoruz durağımıza doğru.
Ne kadar yorulmuşsa artık, dolmuşa oturup bana sarılmasıyla uyudu valla.
Kollarımın arasında yeğenim, camdan dışarıyı seyrederken, ee Güngör dedim söyle bakalım, çocuklar ne istermiş?
Cevap veriyorum: Pasta, oyuncak, tuvalet, uyku, yemek, bir oyuncak daha, tuvalet, uyku, çikolata, bir oyuncak daha, tuvalet, uyku. ........ :-)
Herkese iyi, mutlu, güzel bir hafta diliyor, sevgilerimi gönderiyorum.
Güngör.

16 Ocak 2011 Pazar

İKİ GÜN, İKİ DOST, İKİ YÜREK VE HARİKA SOHBETLERİ


Eskiden düğünler 40 gün 40 gece sürermiş ya, benim de bu yıl ki doğum günüm neredeyse öyle oldu. Doğum günü kutlamalarım hala sürüyor. Cumartesi ve Pazar günleri yine canım dostlarımdan ikisi ile, Hatice’ciğim ve Nahide’ciğim ile görüştük, hasret giderdik, birbirimize doyamasak da sohbete doymaya çalıştık.

Hatice doğum günü hediyesi olarak, beni Cumartesi günü boğazın bebeği Bebek’teki İL PORTO'ya kahvaltıya götürdü. Dertleştik, fikir alışverişinde bulunduk, dedikodu yaptık, hasret giderdik, yedik, içtik, eğlendik. Hem mideme, hem gözüme hem de ruhuma hitap eden harika bir gün geçirdik.

Kahvaltıdan sonra kahvelerimizi OBA CAFE de yudumladık.



Arkadaşım günümüzü ölümsüzleştirmek için bana bir de yukarıda gördüğünüz zarif kolyeyi almış. Hala boynumda, zevkle kullanıcam.
Hatice'ciğim bana bu harika günü hediye ettiğin için çok teşekkür ederim canım.
Seni çok öpüyor, sevgilerimi gönderiyor, çok seviyorum.









Harika bir kaç saat, harika bir gün değil, harika bir hafta sonuydu.


Pazar günü keyifle gittiğim kursumdan çıktıkdan sonra, Üsküdar'da sevgili Nahide'ciğimle buluştuk.

Hıımm işte dünkü tarih yine tekerrür etmeye başladı. Yine hoş bir sohbet, yine zamanın nasıl geçtiği anlamadan akıp giden dakikalar.


Benim çok fazla batıl inancım vardır. Yukarıda görmüş olduğunuz tasarımı da Nahide'ciğim benim için özel olarak yaptırmış. Tasarımda yok yok. Bana uğur getirebilecek herşey var. Fotoğrafdan ne kadar yansıtabildim bilemiyorum ama gerçekden bayıldım hediyeme.

Nahide'ciğim çok keyifli, harika bir gündü, herşey için çok teşekkür ederim canım.


Seni çok öpüyor, sevgilerimi gönderiyor, çok seviyorum.



Varlığınız için, dostluğunuz için, hayatıma kattıklarınız için çok teşekkür ederim.


Sevgilerimle, Güngör.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Güngör büyüyünce ne olucan? - Sunucu ya da spiker :-)




Canım annem çocukluğumuzda mürebbiye gibiydi başımızda. Ağzını şapırdatma, lokmaları ağzına küçük koy, öyle oturma bacaklarını bitiştir ve hafif yana ey, odadan dışarı çıkarken misafire arkanı dönmeden biraz yan durarak kapıdan çık, büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atma, kollarını sallamadan yürü, sen arkadaşında kalma, o kalmaya bize gelsin, hava kararmadan evde ol... daha neler de neler...

Birçok şey ayıp, günah ve yasaktı. O günlerde bu kadar otorite beni çok sıksa da çevremdekilerin beğenisini takdirini kazanmak için elimden geleni yapardım. Ortaokula giderken ayna karşısında yemek yerdim, kaşığı ağzıma şöylemi götürsem daha iyi, böylemi, saçımı nasıl toplasam, hatta nasıl gülsem ... vallahi abartmıyorum.

Daha o yıllarda, ideal bir genç kız nasıl olur diye düşünüp kendimi ona göre yetiştirmeye çabalardım. En büyük hevesim güzel konuşabilmek, en büyük keyfim güzel konuşanları dinlemekti.

Ben ilkokula giderken TRT’ de Şengül Kılıç ve Aytaç Ülgen isminde haber spikerleri vardı. İki spikerimiz de haberleri sundukdan sonra, ellerindeki dosya kağıtlarını masaya vurarak toparlar, kapanış cümlesi olarak da "haberleri sunduk, hoşçakalın" derlerdi.


Ben 7 - 8 yaşındaki çocuk aklımla spikerlerin isimlerinin hoşçakalın olduğunu zannederdim. Haberleri sundular isimlerini söylüyorlar diye düşünürdüm yani. Arkadaşlarımla evcilik oynarken bile benim ismim hep Hoşçakalın olurdu.


İlkokul 2.sınıfa giderken spikerler gibi dosya toplama keyfini yaşamak için bütün defterlerimin sayfalarını yırtmıştım. Hatta bir keresinde derste yırttım. Defterimin sayfalarını tek tek yırttığım zaman öğretmenimin yüzünde beliren ifadeyi hiç unutmam.

Bazen şartlar istediğimiz gibi gelişmeyebiliyor. Ne kadar mücadele etsenizde müdahale edemiyorsunuz hayata. Benim de öyle oldu. Spikerlik ve sunuculukla hiç ilgisi olmasa da ,çok sevdiğim başka bir mesleğin mensubu oldum. 15 yıl boyunca aynı bankada bankacılık görevini sürdürdüm gururla. Derken 1,5 ay önce bankayla yollarımız ayrıldı.

Ne yapsam nerden başlasam diye düşünmeye başladım. Bildiğim tek şey, çoook severek yapacağım bir işi seçmeliydim.

E, en çok sevdiğim iş belli; Sunuculuk, Spikerlik
Peki ama yapabilir miyim acaba?
Denemeden bilemem ki dedim ve denemeye karar verdim.

Bu seferde yabancısı olduğum bu sektörde işe nerden başlanır diye düşünmeye başladım.

Daimi okuyucularım bilirler, herşeyi Allahdan ister, isterken de kuantum cümleleri ile olumlama yaparım. Allahın bana bir ışık göndereceğine yürekden inanarak, bol bol dua ve olumlama yapmaya devam ettim tabiki.

Derken bir sabah, kanallardan birinde sayın Gülgün FEYMAN’ı gördüm. Her zaman hayran olduğum akıcı Türkçesi, güler yüzü, zarif hareketleri ile adeta parlıyordu ekranda.
İşte Güngör dedim, ışık göründü. Hemen kalk, Gülgün hanım nerde ise sende oradan başla. Açtım gözünü sevdiğim Google’ı. Bir kaç sayfa araması ve bir kaç telefon görüşmesinden sonra Gülgün hocanın İletişim Akademisinde görev yaptığını öğrendim.


Gülgün Feyman ismi aslında yeterliydi benim için, ama yine de eğitim kadrosuna da bir göz atmak istedim.

Aman Allahım o da ne, burası kurs değil okul sanki.

Sayın Nur HEKİMOĞLU,

sayın Caner KARAER,

sayın Ender USLU,

sayın Erkan OYAL,

sayın Güneş HAYAT ,


sayın Zülfikar ÖZKAN hepsi burda.

( Allahım beni yine doğru kişilerle karşılaştırdığın için sana şükürler olsun. )

Sonra tahmin edeceğiniz gibi soluğu kursda aldım.




İlk dersimize Caner hoca geldi. Karizmatik, yakışıklı, profesyonel, konuya ve işine hakim. Hem spikerlik dersi verdi bize, hem de kalitesi ile seviyesizleşmeden de samimi olunabileceğini öğretti sağolsun.



Üçüncü derse kimin geldiğini söyleyince eminim sizde benim kadar şaşıracaksınız; Şengül KILIÇ.

Düşünebiliyor musunuz çocukluğumda adını Hoşçakalın zannettiğim için evcilik oynarken bile adımı Hoşçakalın koyacak kadar kendisine hayran olduğum bir spiker, ekolu sesiyle, hiç birşey kaybetmediği alımıyla, güler yüzüyle şimdi karşımda, hem de hocam olarak. Bundan büyük mutluluk olur mu hiç? ( Şengül hoca eğitim kadrosuna sonradan dahil olduğu için eğitmenlerin içinde ismi yoktu. Şimdi gelde çekim yasasına inanma ve her zaman benden yana olduğu için Allaha şükretme.)

Kursda bir ayı geri de bıraktık. Dersler o kadar keyifli geçiyor ki bir ay nasıl geçti anlamadım bile. Hergün ayna karşısında sesli sesli kitap ve gazete okuyorum, öyle zevkli ki.


Aslında ille de sunucu yada spiker olmayı istemeniz bile gerekmiyor. Zaten sınıfımızda mesleki açıdan daha iyi olacağını düşündükleri için kursumuza gelen arkadaşlarımız bile var.


Hepsini geçin, en büyük değerlerimizden olan dilimizi, daha güzel kullanabilmek için bile diksiyon kurslarına gidilmesi gerekli bence.


Gelişmeleri ve hayallerimi ileriki günlerde sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.


Şimdilik herkese sevgilerimi gönderiyorum.

Kendinize iyi bakın,

Çevrenizdekilere iyi davranın,

Emeğe saygılı olun.


İçtenlikle Güngör.

11 Ocak 2011 Salı

GÖZDEN UZAK OLAN GÖNÜLDEN DE UZAK OLURMUŞ, peeeh kim demiş onu ?

Ata sözlerimizi çok severim aslında. Ama bu akşam büyük bir mutlulukla yaşayarak öğrendim ki, her zaman gerçeği yansıtmıyormuş.

Bankadaki dostlarımdan Bahar telefon açıp, adıma bazı evraklar geldiğini ve bugün eski servis arkadaşlarımdan biri ile bana göndereceğini söyledi. Ben de tamam deyip beklemeye başladım servis saatini.

Derken akşam saat sekiz civarı arkadaşım Tülay arayıp evime yaklaştıklarını söyleyince, karşılamak için durağa doğru yürümeye başladım. Birkaç dakika sonra Tülay elinde evrak zarfı ile değil hediye paketleri ile servisden indi.

Meğerse sevgili Bahar ve sevgili Seda, bana doğum günüm için hediyeler göndermişler. Hem çok şaşırdım, hem de çok mutlu oldum. Gözden uzak olan gönülden de uzak olmuyormuş demek ki dedim kendi kendime.

Hemen fotoğraflarını çekip buradan sizlerle de paylaşmak istedim mutluluğumu.

Sevgili Bahar’cım ve sevgili Seda’cım, bazen kelimeler duyguları anlatmaya yetmeyebiliyor. Sadece çok mutlu olduğumu ve yürekden teşekkür ettiğimi bilmenizi istiyorum. Bütün hediyeleriniz çok güzel ve çok zarif. Ama asıl güzel olan paketlerinizin içindeki görülmeyen hediyeler; kocaman bir dostluk, koca bir paket sevgi, yumuşacık bir ilgi, renkli renkli güven.

Hepsi, hepsi için çok teşekkür ederim dostlarım.
İyi ki varsınız, sizleri çok seviyorum, kendinize iyi bakın.
Herkese selam ve sevgiler.

Bütün içtenliğimle, Güngör





Kuşun kanadında yazan not:
Nuh peygamber tufandan sonra, Ağrı dağına geldiği zaman 3 kuş türünü serbest burakmış; Barış için Güvercin, Yeni bir çağ için Kırlangıç, Bereket içinde Keleynak kuşunu. Halk arasında keleynak kuşlarının soyunun tükenmesi durumunda kıyametin kopacağına inanılır. Nesli tükenmekte olan bu kuşlara sahip çıkalım, onları sevgimizle koruyalım.Evlerimize her zaman bereket getirsin.


Seda'cım kitap da yazdığın notu gözlerim dolu dolu okudum inan ki.





MUTLU VE UMUTLUYUM





Dostlarım beni aradıklarında hala sesleri üzgün geliyor. Bugün bu yazıyı, dostlarımın içine su serpmek, son günlerde neler yaptığımı merak eden okuyucularımı bilgilendirmek için yazıyorum.

Ben iyiyim; Gerçekden.

Ailem, siz dostlarım ve her hafta keyifle gittiğim, hatta gününü iple çektiğim kursum sayasinde çok çok iyiyim.

Ne mutlu ki insanoğlu yaradılışı gereği her şeye alışıyor. İyi ki de böyle.
Düşünsenize, her üzüldüğümüzde yıllarca karalar bağlasaydık ne olurdu halimiz?
Ya da her sinirlendiğimizde, aylarca depresyonda kalsaydık nasıl geçerdi bu güzel hayat?


"Kulsan başına her şey gelebilir " derdi rahmetli babaannem.

Kuluz, canım arkadaşlarım; Sevinçler de bizim için, üzüntüler de ve bence bütün duygular layığı ile yaşanmalı.

Tabiki ben de çok üzüldüm, çok sinirlendim. Ama tevekkül ettim, inancımı hiç kaybetmedim, moralimi ve enerjimi elimden geldiğince yüksek tutmaya çalıştım. Sabrın sonunun selamet olacağına, kısa bir süre sonra sizlere buradan müjdeli haberler duyuracağıma yürekden inandım hala da inanıyorum.

Çocukluğumdan beri heves ettiğim bir işi meslek edinebilmek için bir adım attım, kursa yazıldım. Kursun detaylarını birkaç güne kadar fotoğrafları ile bildireceğim inşallah. Benim adıma çok sevineceğinizi biliyorum. Şimdilik sadece şunu bilmenizi istiyorum, çok mutlu ve çok heyecanlıyım.

Bunun dışında booolca kitap okuyorum. Okunmak için uslu uslu sırasını bekleyen kitaplarım yavaş yavaş bitiyor, üç tane kitabım kaldı. Ama yeni kitap listem çoktan hazır. Tabiki favori konum kişisel gelişim ve kuantum.

Ayrıca elişi de yapmaya başladım. Beş şişle çorap örmeyi öğrendim, bitirince fotoğrafını çeker buradan yayınlarım, bakalım beğenecek misiniz?

Bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu şehirde, İstanbul’da yaşıyoruz. Gezecek, görecek çok yer, yapacak çok şey var. Ben de bu fırsatı elimden geldiğince değerlendirmeye çalışıyorum.

Allahdan temiz kalple, yürekden ve inanarak isteyince, her şeyin eninde sonunda gerçekleştiğini görmek beni nasıl mutlu ediyor anlatamam.

Herkese mutlu, huzurlu, sağlıklı bir hafta diliyorum.

Kendinize iyi bakın,
Çevrenizdekilere iyi davranın,
Emeğe saygılı olun.

İçten sevgilerimle, Güngör.

7 Ocak 2011 Cuma

YENİ YIL KARTLARI İÇİN İKİ TEŞEKKÜRÜM VAR



Hep söylerim, şu internet doğru düzgün kullanıldığı taktirde gerçekden çağın en harika buluşu diye. İnsan yanındakinin elini tutamazken internet sayasinde çok uzaklardaki arkadaşların ellerine hatta yüreklerine dokunabilmek mümkün oluyor.

Bloğum bana da uzak yüreklere dokunmayı nasip etti ne mutlu ki.
Bunlardan ikisi var ki, beni yeni yıl kartları ile de mutlu ettiler sağolsunlar.

Rahatsızlığım nedeni ile blog arkadaşlarımın yazılarını geriden okumaya başlamıştım. Sonra fark ettim ki yokluğumda, çok değerli bazı arkadaşlarım, birbirlerine olan iyi dileklerini yeni yıl kartları ile de duyurmuşlar. Özenmedim ve bu faliyeti kaçırdığıma üzülmedim desem yalan olur. Üzüldüğümü faliyeti organize eden sevgili Leylak Dalına yorum olarak yazmıştım. Ve sağolsun nazik arkadaşım bana fotoğrafda gördüğünüz sağdaki kartı gönderdi.

Soldaki kart da beni rahatsızlığım boyunca sık sık arayan, sürekli moral veren çok sevgili Selma hanımdan geldi.

Sevgili Selma hanım ve sevgili Leylak Dalı, inceliğiniz ve iyi dilekleriniz için bir kez daha teşekkür ediyor her ikinizede yürekden sevgilerimi gönderiyor, çok öpüyorum.

Bütün içtenliğimle, Güngör.

4 Ocak 2011 Salı

YENİ YILDA HAYAT BAYRAM OLSUN



Bir kısmını sizlerinde bildiği gibi, 2010 yılının benim açımdan pek de güzel geçtiği söylenemez.

Ama herşeye rağmen düşününce, hayatımda şükredilecek ne çok şey olduğunu bir kez daha fark ettim umutla ve mutlulukla.

Şükrettim, sağlığım var.
Şükrettim, sağlıkla, mutlulukla kucaklaşıp, birbirimize gelecekle ilgili iyi dileklerde bulunabildiğimiz bir ailem var.
Şükrettim, çok sevdiğim ve aynı şekilde sevildiğime inandığım dostlarım var.
Şükrettim, soğuk bir evimiz değil, sıcak bir yuvamız var.
Şükrettim, yeni yıla girdiğimiz daha ilk dakikalarda beni hatırlayıp arayanlarım var.
Şükrettim, sonsuz bir yaşama sevincim ve içimde kanat çırpan umutlarım var.
Şükrettim, en çok istediğim alanda kariyer yapmak için harika bir kursum var.
Şükrettim, istediğim şekilde yön verebildiğim bir hayatım var.
Şükrettim, en sıkıntılı anlarda birden bire hayatıma bir sihirli değnek dokunduran Allahım var.

Ve arkasından dua ile sıvadım şükürlerimin üstünü.

Dua ettim, bütün bunların hayatımda hep olması için.
Dua ettim, 2012 yılına girdiğimiz yılbaşı gecesinde bunların iki, hatta üç katı sayabilecek durumda olmak için.
Dua ettim, 2011 yılı için hazırladığım kalkınma planımın tamamını uygulayabilecek fırsatları yakalayabilmek için.
Dua ettim, ülkemizde ve dünyamızda barışın sağlanması için.
Dua ettim, herkesin evinin barkının olması ve tencerelerinin hep kaynaması için.
Dua ettim, renkli televizyonumuzun kan rengi değil, toz pembe göstermesi için.
Dua ettim, yeryüzünden hırsızlığın, hayırsızlığın, yolsuzluğun, yokluğun, yok olması için.
Ve dua ettim, daha biiiiiirrr çok şey için.

Sonra lokum yeğenim Emirhan’ımla fıstık yeğenim Ecrin’imi aldım karşıma, oynadık, zıpladık, eğlendik dakikalarca.

Arkasından çok sayıda batıl inancı olan bir arkadaşınız olarak yılbaşı geçesi yapılması gerektiğine inandığım bir çok inancımı da yerine getirerek hafifledim.

Coşkuyla geçen harika bir gecenin sonunda harika bir güne huzurla uyandım çok şükür.
Bundan sonra her şeyin daha da harika olması tek isteğim.
Allah hepimizin gönlüne göre versin inşallah.

2011 yılında aklınızdan geçen ne varsa hepsinin hayırlısı ile gerçekleşmesini diliyorum.
Tabiî ki sağlıkla, huzurla, mutlulukla, umutla…

Allaha emanet olun,
Kendinize iyi bakın,
Çevrenizdekilere iyi davranın,
Sevgilerimle,
Güngör Ekinci

19 Aralık 2010 Pazar

Merhaba, ben iyiyim, siz nasıl sınız ?




Uzuuun bir aradan sonra bütün içtenliğimle herkese merhaba arkadaşlar.

Sağlık ve iş durumumla ilgili olarak beni arayan, mail gönderen, mesaj yazan herkese yürekden teşekkür ederim.
Düşünüldüğünü bilmesi, önemsenildiğini hissetmesi, insana kuvvet ve moral veriyor. Bu duyguları bana sürekli yaşattığınız için varolun dostlarım.

Hem sevgili sizler, hem çok kıymetli ailem, hem de işinin ehli harika doktorlarım sayesinde, iyileştim, toparlandım, sapasağlam bir şekilde artık sahalardayım nihayet :-)

Değerli doktorum sayın Halil Algan’ın yaptığı ağrı enjeksiyonu sayesinde düzeldiğimi söyleyebilecek duruma geldim çok şükür. Yatak istirahatim Perşembe günü bitti. 2 - 3 ay kadar kendime dikkat ettiğim taktirde hiç birşeyim kalmayacak inşallah. Çok şükür ki ülkemizde artık böyle tedevi imkanlarımız var. Boyun ve bel ağrısı yaşıyorsanız, ameliyat olmadan önce mutlaka bir ağrı merkezine görünmenizi tavsiye ediyorum.


Hayatımı tekrar yapılandırıyorum, çok güzel planlarım var ve hepsini sizlerle de paylaşacağım tabiki. Bu uzun sessizliğin arkasından gelen ilk yazı olduğu için gelişmeleri sonraki yazımda bildireceğim.


Umarım yokluğumda sizlerin de hayatında güzel gelişmeler olmuştur. Blog ziyaretlerinizde görüşmek üzere her birinize ayrı ayrı sevgilerimi gönderiyorum.


İyi haftalar dileklerimle,

Güngör.


30 Kasım 2010 Salı

15 Yıllık Meslek Hayatım Sona Erdi

Evet, doğru okudunuz Arkadaşlar.
Yazması kolay, alışması çok zor olsada, 15 yıllık meslek hayatım geçen hafta sona erdi.
Bankanın kararı tarafıma bildirildiğinde, kendimi öyle karanlık bir kuyuda hissettim ki kör oldum zannettim. Gözüme uyku girmeden sabahladığım ilk gece yatağım iğne olup battı sabaha kadar.

Ama insanoğlu herşeye alışıyormuş.
Zaman herşeyin ilacıymış.
İnsan karanlıkda da yürümeyi öğreniyormuş.
Bugün daha iyiyim çok şükür.

Aklımda acı tatlı bir dünya anı, yüreğimde kırgınlıklarım, cebimde yeni beklentilerim, birgün her şeyin çok güzel olacağına inanarak, yeni bir yolculuğa çıktım yani.

Bunu bir bitiş olarak değil, başlangıç görerek devam edeceğim hayatıma. Biliyorum ki ne olursa olsun sisler birgün mutlaka dağılacak.

Her şeye rağmen geçekden güzel bir 15 yıldı.

Hayatımdaki herşeyi sizlerle paylaştığım için bunu da bilmenizi istedim.

Hepinize sevgilerimi gönderiyorum.

Güngör.

15 Kasım 2010 Pazartesi

KURBAN BAYRAMIMIZ MÜBAREK OLSUN

Image Hosted by ImageShack.us

Muhakkak Biz, sana Kevseri'i verdik.
Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!
Doğrusu sana kin besleyendir soyu kesik olan!
KEVSER SURESİ

Merhaba arkadaşlar,
Ramazan bayramından sonra çok şükür Kurban bayramını da karşıladık. Her bayram olduğu gibi bu bayramda da, evimizin erkekleri namazdan gelmeden annemin kalk komutu ile uyanıp sofrayı hazırlamaya koyulacağım. Babam ve kardeşlerim namazdan geldiklerinde de bayram başlamış olacak...

Kurbanımız bugün geldi. Bahçemizin durumu, aile büyüklerimin bilgisi ve becerisi, islami şartlara uygun ve kurban kesme adabına elverişli olduğundan kurbanımızı bahçemizde keseriz hep. Kurbanımız hisselere bölünmeden bir tencere eti kuşbaşı doğrayıp pişirmeye başlarız. Etler pişedursun, kuzenimle ben bahçede büyük bir sofra hazırlarız. Sonra bahçeye gelsin ev yapımı baklavalar, gitsin sarmalar. Yorucu olsada çok severim bu koşturma saatlerini. Hele arkasından içilen çaylar yok mu, valla alıyor bütün yorgunluğumu. Gerçi o kadar kalabalık oluyoruz ki tepsideki son çay bardağını dağıttığımda ilk çay verdiğim kişinin bardağı boşalmış oluyor. Sonra hadiiii aynı sırayı bir daha dön :-)

Bütün servis bittikden sonra kendimi ağırlıyorum. Alıyorum bir fincan tomurcuk kokulu açık çayımı, yorgunlukdan zonklayan ayaklarımı uzatıp yudumlamaya başlıyorum bende keyifle.

Çok şükür her bayram misafirle dolup taşar evimiz...Bayram, bayram gibi yaşanır yani.. Büyüğün eli öpülür, küçüğün başı okşanır. Uzakdaki büyüklere telefon açılıp hayır duaları alınır.

Kimseye akıl öğretmek yada ahkam kesmek gibi bir amacım yok kesinlikle. Ama bayramların amacını aşıp tatil günü olarak değerlendirilmesine üzülüyorum.
Bayramları tatil kaçamağı olarak değerlendirip " amaaaan be nerde eski bayramlar " nostaljisini de ilk kendileri yapanlara da çok şaşıyorum doğrusu ...

Son olarak tüm islam aleminin mübarek kurban bayramını eeeen içten dileklerimle kutlar, dargınlıkların son bulduğu, sevgi, barış ve hoşgörünün tüm dünyaya hakim olduğu daha nice hayırlı bayramlar diler, büyüklerimin ellerinden , küçüklerimin gözlerinden yaşıtlarımın yanaklarından öperim...
Sevgilerime, Güngör Ekinci.

9 Kasım 2010 Salı

Şems-i Tebrizi'nin 40 Kuralı ( Gönlü Geniş Ve Ruhu Gezginlerin Kırk Kuralı )



- Birinci Kural:
Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar.
Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla...Yok eğer Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

- İkinci Kural:
Hak Yol' unda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil.
Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil.
Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil!

- Üçüncü Kural:
Kuran dört seviyede okunabilir.
İlk seviye zahiri manadır.
Sonraki batıni mana.
Üçüncü batıninin batınisidir.
Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

- Dördüncü Kural:

Kainattaki her zerrede Allah' ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescidde, kilisede, havrada değil, her yerdedir.
Allah' ı görüp yaşayan olmadığı gibi, O' nu görüp ölen de yoktur. Kim O' nu bulursa sonsuza dek O' nda kalır.

- Beşinci Kural:
Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır.
Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını.
"Aman sakın kendini" diye tembihler.
Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: " Bırak kendini, ko gitsin! "
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer.
Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

- Altıncı Kural:Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır.
Sen sen ol, kelimelere fazla takılma.
Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşk dilsiz olur.

- Yedinci Kural:Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat' i keşfedemezsin.
Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

- Sekizinci Kural:
Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma.
Bütün kapılar kapansa bile, O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar.
Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var.
Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır.
Dileğin gerçekleşmediğinde de şükret.

- Dokuzuncu Kural:
Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir.
Sabır nedir?
Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir.
Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder.
Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

- Onuncu Kural:
Ne yöne gidersen git, -doğu, batı, kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün!
Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

- Onbirinci Kural:
Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz.
Senden yepyeni taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

- Onikinci Kural:
Aşk bir seferdir.
Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir.
Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

- Onüçüncü Kural:Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var.
Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir.
Tutup da ona hayran olmaya değil.

- Ondördüncü Kural:

Hakk' ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol.
Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın.
"Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme.
Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

- Onbeşinci Kural:
Allah içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür.
Tek tek herbirimiz tamamlanmış bir sanat eseriyiz.
Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır.
Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

- Onaltıncı Kural:
Kusursuzdur ya Allah, O'nu sevmek kolaydır.
Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir.
Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir.
Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan'dan ötürü yaradılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne de layıkıyla sevebilirsin.

- Onyedinci Kural:
Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur.
Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır.
Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

- Onsekizinci Kural:
Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir.
Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir.
Şeytanı kendinde ara ; dışında başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir.
Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan'ı tanır.

- Ondokuzuncu Kural:
Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları.
Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir.
Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin.
Yakında gül yollayacak demektir.

- Yirminci Kural:
Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir.
Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

- Yirmibirinci Kural:
Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık.
Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı.
Farklılıklara saygı göstermemek kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk' ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

- Yirmiikinci Kural:
Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur.
Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur.
Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

- Yirmiüçüncü Kural:
Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret.
Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar perişan olur onun için.
Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar.
Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıktan uzak dur.

- Yirmidördüncü Kural:
Mademki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi,
atttığı her adımda Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir.
İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

- Yirmibeşinci Kural:
Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama.
İkisi de şu an burada mevcut.
Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında.
Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak, nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

- Yirmialtıncı Kural:

Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes gözünmez iplerle birbirine bağlıdır.
Sakın kimsenin ahını alma, bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma.
Unutma ki dünyanın öteki ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir.
Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

- Yirmiyedinci Kural:
Şu dünya bir dağ gibidir. Ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir.
Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır.
Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et.
Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak.
Senin gönlün değişirse dünya değişir.

- Yirmisekizinci Kural:

Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret.
Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi.
Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz.

- Yirmidokuzuncu Kural:
Kader hayatmızın önceden çizilmiş olması demek değildir.
Bu sebepten "ne yapalım kaderimiz böyle" deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir.
Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir.
Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir.
Öyleyse ne hayatına hakimsin, ne de hayat karşısında çaresizsin.


- Otuzuncu Kural:
Başkaları tarafından kınansan, ayıplansan, dedikodun yapılsa hatta iftiraya uğrasan bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kötü laf etme. Kusur görme. Kusur ört.

- Otuzbirinci Kural:

Hakk'a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı.
Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir.
Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp...
Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız.
Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar, kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

- Otuzikinci Kural:
Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı'ya saf bir aşkla bağlanabilesin.
Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma.
Bilhassa putlardan uzak dur dost.
Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma!
İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

- Otuzüçüncü Kural:

Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun.
İnsanın çömlekten farkı olmamalı.
Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutanda benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

- Otuzdördüncü Kural:
Hakk'a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir.
Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır, emin bir beldede yaşar.

- Otuzbeşinci Kural:Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz.
Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla.
İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım sıdım ilerler kişi.
Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

- Otuz atıncı Kural:
Hileden, desiseden endişe etme.
Eğer birileri sana tuzak kuruyor zarar vermek istiyorsa, Tanrı da onlara tuzak kuruyordur.
Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sisitem karşılıklar esasına göre işler.
Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer.
O'nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz, Sen sadece buna inan!

- Otuzyedinci Kural:
Tanrı kılı kırk yararak titizlilke çalışan bir saat ustasıdır.
O kadar dakiktir ki, sayesinde her şey zamanında olur.
Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç.
Her insan için biz aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

- Otuzsekizinci Kural:

"Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazırmıyım?" diye sormak için hiç bir zaman geç değil.
Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık.
Her an her nefeste yenilenmeli.
Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

- Otuzdokuzuncu Kural:
Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar.
Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır.
Hem bütün hiç bir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır merkezinde...
Hem de bir günden bir güne hiç bir şey aynı olmaz.

- Kırkıncı Kural:
Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.
Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma!
Ayrımlar ayrımları doğurur.
AŞK'ın ise hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındasındır merkezinde, ya da dışındasındır hasretinde.


Bu arada merak eden arkadaşlarım için belirteyim. Belimde fıtık tespit edildi.
Doktorum tedaviye ilaçla devam etme kararı aldı.
Çok şükür ağrılarım bugün biraz olsun azalmaya başladı.
Herkese sağlıklı günler diliyor sevgilerimi gönderiyorum.