3 Temmuz 2011 Pazar

Son Kale ÇANAKKALE...

Birkaç gün önce çoook çok özel bir yerdeydim.
Günü birlik bir turla nenem, annem ve ben, Çanakkale şehitliğimizi ziyarete gittik.

18 Mart 1915 de, deniz harekatı ile başlayan Çanakkale Savaşında İtilaf Devletleri boğazı geçemeyince 25 Nisan 1915’de Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmış ve sekiz buçuk ay sürecek olan kara savaşları başlamıştır.

Bu savaşın sonunda müttefikler 43 bin ölü, 30 bin kayıp,72 bin yaralı verirken Türk ordusu da 55 bin şehit , 25 bin hastanede yaralı iken ölen, 10 bin kayıp ve 100 bin yaralı vermiştir.

Bu nedenle bölgede her biri ayrı bir kahramanlık örneğini yansıtan çok sayıda şehitlik bulunmaktadır. Bütün bu şehitliklerin anısına da Çanakkale Şehitler Abidesi dikilmiştir.

Bölgede çeşitli yerlerde Türk anıtı ve şehitliği, Fransız, İngiliz, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya ait anıt ve mezarlıklar bulunmaktadır.

Şehitliklerin büyük bir bölümü Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkında (Avrupa Yakası) bir kısmıda Anadolu Yakasında bulunmaktadır.

Çanakkale Savaşı cesaretin kahramanlığa dönüştüğü, tarihte eşi benzeri görülmemiş olan destansı bir savaştır. Bölgedeki şehitlikler bir günde gezmekle bitecek gibi değil di tabiki. Bu nedenle biz de sadece Şehitlik tanıtım merkezi civarında bulunan şehitliklerimizi gezebildik.

Vatanımızın her bir karışı için seve seve şehit olmuş binlerce mehmetciğimizi saygı, rahmet, gurur ve şükranla anıyorum. Ruhları şad olsun.

Aşağıda tanıtım merkezindeki sergi salonunda ve şehitliklerimizde çektiğim fotoğraflardan bazılarını yayınladım. Fotoğrafları üzerlerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Saygılarımla.
Güngör Ekinci

" Bu memleketin topraklarında kanlarını döken İngiliz, Fransız, Avustralyalı,Yeni Zelandalı, Hintli kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır. "
Kemal Atatürk.
















Seyit Onbaşı, 1889 yılının Eylül ayında Havran İlçesi Çamlık (Manastır) köyünde dünyaya geldi. 1909 yılının Nisan ayı başlarında askere alındı. 1912′de Balkan Savaşları’na katıldı. Savaş bitiğinde terhis edilmedi ve topçu eri olarak Çanakkale Cephesi’nde görev aldı. Çanakkale Savaşları’nda gösterdiği kahramanlıkla adını Türk tarihine yazdırdı. 18 Mart Deniz Savaşı sırasında, Rumeli Mecidiye Tabyası’nda ayakta kalabilen tek top vardı onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştu. Seyit Onbaşı büyük bir güçle 215 Okkalık mermiyi üç kez kaldırarak namlunun ucuna sürmüş ve bu kahramanlığı ile Ocean gemisi büyük bir yara almıştı. Seyit Onbaşı 1918 sonbaharında köyüne döndü. 1934 tarihinde yürürlüğe konan soyadı yasasıyla “Çabuk” soyadını aldı. 1939 yılında akciğerlerindeki rahatsızlık nedeniyle vefat etti.






Yurdun her tarafı savaşın için de olduğundan, ülkemiz 9 cephede birden savaşmıştır. Aşağıdaki üç fotoğrafda hangi şehrimizden kaç şehitimizin olduğu gösterilmektedir. Tabii bu sayılar sadece Çanakkale cephesi için geçerli olup, tespit edilebilen rakamlardır. Askerler daha çok yaşadıkları yere yakın olan cephelere gönderilmiştir. Doğu anadolu bölgesinde yaşayan mehmetciklerimiz yoğun olarak doğu cephelerinde savaşmıştır yani.











Rehberimiz savaş sırasında yaşanan, çok sayıda da insanlık derside anlattı. Dinledikce hüzünlendim ve bu Ulusun çocuğu olmakdan bir kez daha onur duydum.
İşte onlardan iki tanesi.

*** Çanakkale Savaşlar'ında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor: "Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştığınız için daima iftihar edebilirsiniz. Hiç unutmam, savaş sahasında dövüş bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaliyat vermişlerdi.Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi gömleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık: - Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi: "Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Birşeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün". Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzaranın yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim. Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı. Az sonra ikisi de öldüler..." Fransız Generali BRIDGES

*** Mustafa Kemal'in Ruşen Eşref'e anlattığı meşhur bir Çanakkale hâtırası vardır. Düşmanın mevki kazandığını fark eden Mustafa Kemal Bey, emrindeki askere hitaben, "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir." emrini verir. Emri harfiyyen yerine getiren 57. Alay, Mustafa Kemâl'in has tâbiriyle "kâmilen şehid" olur. 57. Alay'ın sancağı Avustralya'nın Melbourne şehrindeki müzede sergilenmekteymiş bugün; altındaki levhada ise şu bilgi yer almaktaymış.
"Bu alay sancağı Gelibolu savaş alanından getirilmiştir ama tutsak edilememiştir, çünkü Türk ordusunun milli geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın sonuncu eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızının da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alay Sancağı'nı selamlamadan geçmeyiniz."








Kahramanlık destanımızla ilgili olarak yazılmış şiirlerimizden en sevdiklerimden iki tanesine de yer vermeden geçemiycem.

DUR YOLCU

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak,
bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğün bu tümsek, Anadolu'nda
İstiklal uğruna, namus yolunda,
Can veren Mehmet'in yattığı yerdir.
Bu tümsek, koparken büyük zelzele
Son vatan parçası geçerken ele
Mehmet'in düşmanı boğduğu sele
Mübarek kanını kattığı yerdir.
Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek amansız çetin
Bir harbin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir
Necmettin HALİL ONAN

BU VATAN KİMİN

Bu vatan, toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır;
Bir tarih boyunca, onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir...
Tutuşup: kül olan ocaklarından,
Şahlanıp: köpüren ırmaklarından,
Hudutlarda gaza bayraklarından,
Alnına ışıklar vuranlarındır...
Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır...
İleri atılıp sellercesine,
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenlerindir...
Tarihin dilinden düşmez bu destan:
Nehirler gazidir, dağlar kahraman,
Her taşı bir yakut olan bu vatan,
Can verme sırrına erenlerindir...
Gökyay'ım ne yazsan ziyade değil,
Bu sevgi bir kuru ifade değil,
Sencileyin hasmı rüyada değil,
Topun namlısında görenlerindir...
Orhan Şaik GÖKYAY









1 Temmuz 2011 Cuma

Kadınlar Ne İster ?



Bu akşam televizyonda Mel Gibson’ın Kadınlar Ne İster? isimli filmini izledim. Hem de 3. kez ve aynı keyifle.
Sonra ben de yıllardır televizyon kanallarında, dergilerde, gazetelerde hatta bazen eş dost sohbetlerinde bile karşılaştığımız bu sorunun cevabını, kendime göre cevaplamak ve sizlerle de paylaşmak istediğim için bu yazıyı kaleme aldım.

Ve yazdıkca fark ettim ki aslında Erkekler Marstan, Kadınlar Venüsten denilsede beklentilerimiz erkeklerden çok da farklı değil. Çünkü bir çok şeyi insan doğası gereği istiyor zaten. Kim ister ilgisiz bir eş, kim ister aldatılmak, kim ister içinde aşk olmayan ilişki yaşamak. Tabiki hiç kimse.

Her birimizin kişiliklerimize, bakış açımıza, yaşam tarzımıza, değer yargılarımıza göre değişen istekleri de vardır mutlaka. Ama işin özü aynı bence. Yani biri maç diye tutturuken diğeri tiyatro, yada siz oto parfümü derken biz benim parfümüm diyebiliriz.

Gelelim özde ne istediğimize;

İLGİ isteriz.
SADAKAT isteriz.
SEVGİ isteriz.
SAYGI isteriz.
ROMANTİZM isteriz.
HEYECAN isteriz.
ŞEFKAT isteriz.
GÜVEN isteriz.
TUTKU isteriz.
AŞK isteriz.
ÖZGÜRLÜK isteriz.
DÜRÜSTLÜK isteriz.
MERHAMET isteriz.
FARK EDİLMEK isteriz.
EŞİTLİK isteriz.
HUZUR isteriz.
DOSTLUK isteriz.
DEĞER VERİLMEK isteriz.
ÖNEMSENMEK isteriz.
ŞIMARTILMAK isteriz.
SAHİPLENİLMEK isteriz.
BİZİ ANLAMANIZI isteriz.
ÇİÇEK isteriz.
ÇİKOLATA isteriz. (Canımın içi ben sütlü, fıstıklı seviyorum :))
BÜTÜN ÖZEL GÜNLERİMİZİN HATIRLANMASINI isteriz.
BOL BOL GÜZEL SÖZLER DUYMAK isteriz.
ALIŞ VERİŞE GİTMEK isteriz.
MUTLU OLMAK isteriz.
YASLANACAK OMUZ isteriz.
UZANACAK DİZ isteriz.
BÜTÜN BUNLARI BİZ SÖYLEMEDEN SİZ TAHMİN EDİN isteriz.

Yeteri kadar anlattım sanırım ne istediğimizi :)
Ama diyorsanız ki, ben arif değilim tarife ihtiyacım var. Siz herşeye romantizm katın en iyisi. Çünkü birçok şeyde romantizm ararız biz. Zaten değilmi ki sırf bu yüzden deterjanın bile bahar esintilisini seçeriz :)

İçten sevgilerimle,
Güngör Ekinci

29 Haziran 2011 Çarşamba

Bu şarkılar Akdenizin öteki ucuna :))))))

BANANE GELECEKSE DÜNYANIN SONU
BITECEKSE BITSIN ARTIK HAYAT YOLU
KORKUM YOK ICIM RAHAT HUZURLA DOLU
ASKI YASADIM SENLE BIR ÖMÜR BOYU

YÜZÜMDEKI CIZGILERIN BILE ADI SEN
ALDIGIM HER NEFESIN SEBEBI SEN

DÜNYAYA BIRDAHA GELSEM SEVGILIM
ARAR BULURUM YINE SENI SEVERIM
CENNETI DEYISMEM SACININ TELINE
ÖMRÜMÜN YETIGI KADAR SENI SEVERIM
FERHAT GÖÇER





Herkesin var bir hikayesi
Gidenleri var kalanları var
Hiç bitmeyen şikayetleri
Sönenleri var yananları var
Seni ilk gördüğüm o günden beri
Adına aşk deyip bağlandım
Hem mutluluğu paylaşmaya
Hem acılarına ortağım

Sana ait bütünüm senindir özüm
Kimseyi görmüyor inan ki gözüm
Asla vazgeçmedim yemin ederim
Arkasındayım hala verdiğim sözün

Aklıma gelince o güzel yüzün
Her yanımı kaplıyor tatlı bir hüzün
Aynı rüzgara vurgun iki yelken
Aynı salkımda ayrı iki üzüm
FERHAT GÖÇER




Şu hercai hayata bir kere geldik
Yedik içtik doyduk kalktık hesabı birlikte verdik
Sinsi hayat ihtirası bana hiç uğramadı
Dünya malı zenginin olsun sen benim kadınım

Seni hastalığımda sağlığımda da yanımda görmeliyim
Güneşin doğduğunu da battığını da senle izlemeliyim
Yanabilir saltanatlar olsun yeniden yaparız
Bizde bu sevda sürdükçe ölsek de yan yanayız.
MUSTAFA CECELİ

28 Haziran 2011 Salı

KANDİLİMİZ MÜBAREK OLSUN


Tüm islam aleminin kandilini kutlar hayırlara vesile olmasını dilerim.
Sevgilerimle...

26 Haziran 2011 Pazar

Cesaretin Var mı AŞKa?


Bir gün bir çılgınlık edip
Seni sevdiğimi söylesem
Alay edip güler misin
Yoksa sen de sever misin

Cesaretin var mı aşka
Çarpıyor kalbim bir başka
Sen de böyle sevsen keşke
Desen bana yar

Konuşmadan gözlerinle
Beni sevdiğini söylesen
Yüreğime gözlerini
Ölene dek mühürlesen yar...
Seslendiren : Gülay

25 Haziran 2011 Cumartesi

Bak DOSTUM!



Cahil ile dost olma.
İlim bilmez, İrfan bilmez, Söz bilmez,
Üzülürsün.

Saygısızla dost olma.
Usul bilmez, Adap bilmez, Sınır bilmez,
Üzülürsün.

Aç gözlü ile dost olma.
İkram bilmez, Kural bilmez, Doymak bilmez,
Üzülürsün.


Görgüsüzle dost olma.
Yol bilmez, Yordam bilmez, Kural bilmez,
Üzülürsün.

Kibirliyle dost olma.
Hal bilmez, Ahval bilmez, Gönül bilmez,
Üzülürsün.

Ukalayla dost olma.
Çok konuşur, Boş konuşur, Kem konuşur,
Üzülürsün.

Namertle dost olma.
Mertlik bilmez, Yürek bilmez, Dost bilmez,
Üzülürsün.

- İlim bil, İrfan bil, Söz bil
- İkram bil, Kural bil, Doyum bil
- Usul bil, Adap bil, Sınır bil
- Yol bil, Yordam bil,
- Hal bil, Ahval bil, Gönül bil
- Çok konuşma, Boş konuşma, Kem konuşma
- Mert ol, Yürekli ol,


- Kimsenin umudunu kırma.
Sen seni bil, Ömrünce yeter sana
Şebap Teker

24 Haziran 2011 Cuma

Nenem, Dedeme özlem ve Hamsikoli



Çayın başkenti olan Rize, çok sarp ve engebeli bir araziye sahip olduğu için, çaylıklarda yürümek de oldukça zordur. Sofralarımızı tatlandıran, renklendiren çay, masalarımıza gelene kadar o kadar çok evreden geçer ki öğrendiğimde ben de çok şaşırmıştım.

Dönümlerce tarla önce gübreleniyor, sonra tarlanın otu temizleniyor, arkasından çay toplanıyor. Bu işlem yılda üç kez yapılmakta olup, karadenizin yağışlı iklimine
dik ve engebeli arazi şartlarını da ekleyecek olursak ne demek istediğim daha iyi anlaşılır sanırım.

Ayrıca olay bu kadarla bitmiyor. Çay çok fakat devlet bir kota koyuyor.
Bir günde topladığınız çayın tamamını devlet almayabiliyor. Çay elinizde kalıp ziyan da olabilir, sonraki günlerde de alınabilir ( Belki ! ) .

Veya ziyan olacağına çayımı özel çay firmalarına satayım diye düşünebilirsiniz. Ama bu durumda da tonlarca çayın parasını firmadan zamanında alamayabilirsiniz ve emeğinizin karşılığı çerez parasına dönebilir malesef.

Her yıl Nisan ve Kasım ayları arasında hırçın karadenizin dik çay tarlalarında alın teri döker teyzem ve nenem. Nisan ve Kasım ayları arasında göremeyiz aslında ikisinide. Ama teyzemin Kasım ayında düğünü olacak. Ön hazırlıklar nedeni ile bu sabah itibari ile geldiler ama bir ay sonra tekrar gidecekler.



Nenem hiç üşenmez köydeki onca telaşının içinde sırf ben seviyorum diye dönecekleri günün arefesinde benim için hamsikoli yapar getirir. Bu defa da yapmış getirmiş yine sağolsun canım benim.

Hamsikoli kılçığı alınmış hamsi, mısır unu, tereyağı ve bol yeşillikle ( pazı, soğan, maydanoz vs ) yapılan bir çeşit hamsili kektir. Hatta bir keresinde televizyonda yöresel yemeklerin anlatıldığı bir programda hamsikolinin tarifini hamsili kek olarak vermişlerdi.

Nenecim şimdi önce teyzem bu satırları okumuştur sana.
Sonradan gözlüklerini takıp sen de okursun zaten.

Allah sana sağlık versin, eline koluna sağlık olsun da, lezzetli yemeklerinden daha uzunca yıllar yiyelim olur mu? Her zamanki gibi çok güzel olmuştu afiyetle yedim valla.:)

Bazen çocukluğumu öyle özlüyorum ki nene.

Rahmetli dedemin hergün okul dönüşü çantama attığı finger bisküvileri,

Senin Ramazan davetlerinde donattığın mükemmel sofraları,

Dedemin kışın beni atkımla Ninja kaplumbağaları gibi sarıp sarmalayıp eve yollamasını ve benim dedemin görüş alanından çıkınca hemen atkımı açma çabalarımı,

Benim, yaşıtlarımın ve hatta benden büyüklerin arasında fark edilir davranışlarıma, senin gözlerinle ve hafif gülümseyerek verdiğin gurur dolu onay bakışlarını,

“ Ben bakkal Hüseyin’in torunuyum” demenin ayrıcalığını,

Elinden gelmeyen iş olmadığı için Çavuş nene olarak anılan senin torunun olmanın keyfini,

Dedemin bana seslenirken Güngör’le Cüncör arası bir şive ile kükremesini,

Dedemin TRT 1’in haberlerini, hava durumunu, spor haberlerini sonuna kadar izlemelerini ve benim çocuk aklımla buna sinir olmamı,

Teyzemlerin yayık ayranı yaparken kocaman yayığın üzerine bir de beni oturtmalarını,

Tavanda yayık ipinin bağlı olduğu yer vardı ya, hani iş bitince ip oraya geri sokulurdu, senden gizli gizli teyzemlerin o ipi aşağıya indirip bana salıncak yapmalarını,

Rize’li dedemin seyahat otobüsü alıp babamın memleketi olan Kars’a hizmet sunmaya başladığı günlerdeki görkemi…

Ve daha neleriii neleriiii... Off nene off…

Hasretle kucaklıyor, sevgi ve özlemle ellerinden öpüyorum.
Torunun Güngör.( yada dedemin seslenişi ile Cüncör)

23 Haziran 2011 Perşembe

TUZLU KAHVE




Kıza bir partide rastlamıştı. Çok güzel bir kızdı. Partinin sonunda kızı bir kahve içmeye davet etti. Kız parti boyunca dikkatini çekmeyen gencin davetine şaşırdı. Ama tam bir kibarlik gösterisi yaparak daveti kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye gittiler.





Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı.
“ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden bire garsonu çağırdı.
“bana biraz tuz getirir misiniz” dedi.. “kahveme koymak icin..”
Bunun üzerine yan masalardan bile şaşkın yuzlerle delikanlıya baktılar.
Kahveye koymak için tuz istemişti!.

Delikanli kıpkırmızı oldu utanctan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye basladı.

Kız, merakla “garip bir ağız tadınız var” dedi..

Delikanlı anlattı:
“ Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
Bu tadı cok severim. kahveme tuz koymam bundan. ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, cocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum ve özlüyorum." Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının.

Kız dinlediklerinden cok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar seven, özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini seven biri... ev duygusu olan biri..

Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. O da ailesini anlattı. Çok sirin bir sohbet olmustu. Şirin, tatlı ve sıcak.


Ve bu sohbet harika bir ilişkinin, güzel baslangıcı olmuştu.

Buluşmaya devam ettiler,
kısa bir süre sonra evlendiler,
ve ömürlerinin sonuna kadar cok mutlu yasadılar.

Kız sevgili eşine ne zaman kahve yapsa, içine bir kaşık tuz koydu mutlaka.
Onun böyle yani tuzlu kahve sevdiğini biliyordu cünkü.

Evliliklerinin 40. yılında adam dünyaya veda etti.
“ÖLÜMÜMDEN SONRA AÇ” diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına.

Kadın mektubu açtı, şöyle yazıyordu satırlarında,

“sevgilim, bir tanem,
Lütfen beni affet.
Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurdugum icin beni affet.
Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim. O da tuzlu kahvede.

İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken tuz çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken, degistirmeye o kadar utandim ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim iliskimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemisti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgectim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam icin hiçbir sebep yok.

İste gercek. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi ictim. Hem de zerre kadar pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutlulugu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borcluydum.

Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yasamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim. Bana seninle ikinci bir hayat sunulsa, ömrümün sonuna kadar yine yanında olur ve yine elinden tuzlu kahve içerdim aşkım."

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı.

Lafı açıldığında birgün biri, kadına “tuzlu kahve nasıl bir şey ” diye sordu.

Gözyaşlarına boğulan kadının ağzından iki kelime çıktı.
“ ÇOK TATLI” .

21 Haziran 2011 Salı

HAYATA YÖN VEREN ÖYKÜLER




Akın Alıcı’nın derlediği kitabın bakış açınıza yön vereceği kesin. Ama bakış açınızın hayatınıza yön verebilmesi sizin elinizde tabiki. Kitapda başarıları ile ismini tarihe yazdırmış, Türk ve yabancı bir çok önemli ismin motivasyonunuzu yükseltecek birbirinden güzel sözleri ve sayısız anlamlı hikaye var. İçeriği hakkında fikir sahibi olmanız için aşağıda kitapdan alıntılara da yer verdim. Herkese sevgilerimi gönderiyor, güzel bir hafta diliyorum.




Gittiğiniz yere Sevgi Götürün Gittiğiniz her yere sevgi götürün.
İlk önce kendi yuvanıza.Çocuklarınıza,karınıza,yan komşunuza sevgi verin...
Hiç kimsenin yanınızdan mutsuz ve kötü ayrılmasına izin vermeyin.
Allah'ın zarafetinin yaşayan bir örneği olun;yüzünüzden,
gözlerinizden,gülüşünüzden ve selamınızdan zarafet eksik olmasın...
Rahibe Teresa

Yaşamın kutsanmasıdır aşk,
Erdemsiz kalanlara erdem verirde onları temizler
Şu dünyanın iğrenç kirliliğinden;
Bir ateştir arındıran altını artıktan,
Bir bahardır,kış toprağında
Saflığın bir gül gibi açmasını sağlayan...
OSCAR WİLDE

İstemek yetmez, amacımıza ulaşmak için şiddetle arzulamamız Gerekir.
Ovidivs

Sen Neye Hazırsan Oda Senin İçin Hazırdır.
MARC VİCTOR HANSEN

Hayat geç kalanları hiç affetmez
Gorbaçov

Yaşlanmak, bir dağa tırmanmaya benzer. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır. Ama görüş açınız genişler.
İngmar Bergman

Az korkun,çok umut edin,
Az yiyin,çok çiğneyin,
Az konuşun,çok ifade edin,
Az kızın,çok sevin:
İyi şeyler sizindir.
Lord Fisher


Bir serçenin hayatından alınacak dersler
Soğuk bir kış günü küçük bir serçe yerde donmak üzeredir. O sırada oradan geçmekte olan bir inek tam serçenin üzerine pisler. Sıcak pisliğin üzerine düşmesiyle donmaktan kurtulan serçe, dışkının sıcaklığıyla keyfi yerine gelmiş bir halde kafasını pisliğin dışına çıkartarak sevinçle var gücüyle ötmeye başlar.

Kuşun sesini duyan aç bir kedi hemen oraya gelir. Kuşu pislikten çıkartır. Önce onu bir güzel temizler ve sonra oturup afiyetle yer.

Bu öyküden çıkarılması gereken ders;
Felaket anında üzerinize pislik atan, her zaman düşmanınız değildir.
Boğazınıza kadar pisliğe gömülmüşken eğlenceye dalmayın.
Sizi pislikten kurtarıp temizleyen her zaman dostunuz değildir.